İstanbul Modern etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul Modern etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2012 Çarşamba

Hunt Slonem-Tüy Oyunları Bölüm II

Elinden düşürmediği Budist tespihiyle bir yandan içinden mantralar tekrar ederken bir yandan da galeriyi hayran hayran geziyor. Eskiye, egzotik olan her şeye hayran Hunt Slonem. Mabeyn Gallery de tam ona göre aslında. Sergisini, eskiyle moderni birleştiren bu mekanda açtığı için çok isabetli bir karar verdiğini düşünüyor. İstanbul’a ilk defa geliyor Hunt fakat New York’tan bir sürü tanıdığı İstanbullu arkadaşı var. Hepsini açılışında görmek istiyor. Biz de her birini tek tek arayıp Mabeyn Gallery’deki sergisinin açılışına davet ediyoruz.  


Peki kimdir bu Hunt Slonem?
1951 Maine doğumlu sanatçı New York’ta yaşıyor. Şu an New York’taki Malborough Gallery tarafından temsil ediliyor. 30 yıllık kariyeri boyunca dünyanın birçok yerinde 150’den fazla sergi açmış. Slonem’in eserleri aynı zamanda 80’i aşkın müzenin koleksiyonunda yer alıyor. Bu müzeler arasında dünyaca ünlü Guggenheim, Metropolitan, Smithsonian gibi müzeler de bulunuyor. Babasının askeri kariyeri dolayısıyla çocukluğunda çok fazla seyahat eden Slonem, daha sonra resim va sanat üzerine odaklanıyor ve Louisiana Tulane Üniversitesi’nden Resim ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oluyor. Dönemin ünlü New Yorklu sanatçılarıyla çalışma imkanı bulan Slonem, New York’a gitmesi için teşvik ediliyor. Tabii ki New York’ta hayatta kalmak kolay değil. Aldığı burslar sayesinde New York’ta kalmayı başarıyor. Jackson Pollock’ı öldüren araba kazasında hayatta kalan kadın, Ruth Kligman tesadüfler eseri Hunt’a Harold Reed Galerisi’ndeki ilk sergisini açmasına yardımcı oluyor. Hunt, zamanla daha fazla insan tanıyor. O zamanlar, Studio 54 zamanları. New York’un New York olduğu söylenen zamanlar. Truman Capote, Lisa Minelli ve Andy Warhol gibi isimlerle takılıyor.


Kendisi sanatının çok fazla kategorize edilmesinden hoşlanmasa bile onun için neo-ekspresyonist diyebiliriz.  Yeteneği büyükbabasından miras. Büyükbabası da hobi olarak resim yaparmış. Hunt, eline fırça almadığı bir gün bile olmadığını ve bu işten başka bir iş yapmayı hayal bile edemediğini vurguluyor. New York 34. Cadde’de devasa bir stüdyosu var. Tam 15.000m^2’lik alana yayılmış bu stüdyonun girişinde sizi tavşan tablolarıyla bezeli bir duvar karşılıyor. Tavşan figürü, onun belirgin figürlerinden biri. Çünkü Çin Takvimi’ne göre tavşan burcu olduğunu öğreniyor. O tarihten itibaren de (bu 1980’lerin başına denk geliyor) sürekli tavşanları tekrarlıyor. Ama esas papağanlarıyla meşhur. Stüdyosunda 50’den fazla papağan ve tropik kuşuyla birlikte yaşıyor. Türkçe’de ayrımını bile bilmediğimiz papağan türlerini besliyor ve resmediyor. Resimlerin üstüne daha yağlıboya kurumadan fırçanın tersiyle çentikler atıyor. İşte bunlar da papağanların kafeslerini sembolize ediyor. Bir de kelebek figürünü kullanıyor. Hunt’ın sürekli aynı figürleri tekrar etmesi bir tür ruhsal meditasyon. ‘Mantralar tekrar edildiği için kutsaldır’ diye bir felsefesi var. Tahmin edersiniz ki birçok kez Hindistan’daki Aşram’lara ziyaretlerde bulunmuş. Budizm’e meraklı. Aslında çok enteresan bir hikayesi de var. Medyumuna yaptığı ziyaretlerinde birçok kez Abraham Lincoln’ün ruhunun onunla konuştuğuna inanıyor. Hatta bir seferinde ona güvercinleri resmetmesini tavsiye etmiş. Bu bakımdan,  eserleri arasında birçok Abraham Lincoln portresi de var.


Hunt Slonem, New York’tan sıkıldığı zamanlarda Louisiana’daki malikanelerine gidiyor (Anlayacağınız üzere sadece bir tane yok). Hatta Hunt Slonem’in malikanelerinin dekorasyonunu  konu alan bir kitap bile var. Kitabı görmelisiniz. Kendi eserlerinin altın varaklı antika çerçevelerle sergilendiği, rengarek duvarlar ve antikalarla bezeli, onlarca odası olan malikaneler... Gerçekten muhteşemler. Malikanelerinin film stüdyosu olarak kullanılmasına da izin veriyor. Evlerinde birçok bildiğimiz film çevrilmiş. Bu arada Hunt, antikaya çok meraklı. 19. Yüzyıl Fransız porselenleri ve vazoları, renkli el üfleme cam vazolar, gotik sandalyeler topluyor.


Gelelim Hunt Slonem’in İstanbul Macerasına…
Hunt, sergisinin açılışında bulunmak üzere İstanbul’a bir hafta önceden geldi. Tabii bir taraftan sergiyi asma işleriyle uğraştığımız için (bu arada daha önce belirtmedim sanırım ama serginin görsel küratörlüğü ve sanat direktörlüğünü ben üstendim J ) Hunt’ı kime paslasak diye de düşünmüyor değildik. Büyük şans ki daha önceden belirttiğim gibi Hunt’ın New York’tan tanıdığı bir sürü İstanbullu arkadaşı var. Hepsi teker teker akşam yemeğine davet etti kendisini. Özellikle Biricik Suden’le çok yakınlar.  O da çok ilgilendi Hunt’la sağolsun. Zaten galeride bir Hunt Slonem sergisi açılmasına ön ayak olan o oldu.


İstanbul’a ilk kez gelen birinin görmesi gereken yerleri gezdirdik tabii kendisine. İstanbul Modern, Ayasofya, Topkapı Sarayı, Yerebatan Sarnıcı, Kapalıçarşı vs. En çok Yerebatan Sarnıcı’nı sevdi. Sanırım ona mistik geldi. Cebindeki tüm bozuk paraları dilek dilemek için kullanmış olabilir. Ertesi günü alış-veriş yapmak ister diye ayırmıştık. Antika delisi olduğu için elbette antikalara bakmak istedi. Antik A.Ş.’den tutun da Çukurcuma’daki antikacılara kadar hepsini gezdi. Fakat pahalı buldu. Amerika’da daha ucuza bulabiliyormuş. Mükemmel olması şart değil, ben tamir ettiririm dediğine göre bir pazarı konsepti ona daha çok uyacaktı.


Her neyse o akşam galeride bir koleksiyonerler yemeği verildi. Mustafa Taviloğlu’lu, Olgaç Artam’lı, bol sanat sohbetli keyifli bir gece geçirdik. Yemekler ve sofra düzeni, Yemekhane adlı catering firması tarafından yapıldı. Gerçekten çok başarılıydılar. Hakan Bey’e tekrar teşekkürler! Bu arada Hunt kadar diet cola içen birini daha görmedim. Bardakla değil, bildiğin litrelik şişeden dikerek su içer gibi non-stop cola içiyor adam. Hayır alkol kullanmazsın, kolanın light’ını içersin de bu kilo nereden dememek için zor tuttum kendimi.


Ertesi sabah basın toplantısı vardı. Hunt, keyifli bir brunch eşliğinde önemli yayınların kültür-sanat yazarlarının sorularını yanıtladı. Birçok gazete, dergi ve internet sitesi sanatçıya ve sergiye yer verdi. O gün, Ender Mermerci’nin evinde devam etti. Müthiş misafirperverliğiyle Hunt’ı ve bizleri ağırlayan Ender Hanım adeta ülkemizi temsil eden bir elçi gibiydi. Oldukça geniş bir antika ve resim koleksiyonu olan Ender Hanım yalısını orijinali gibi korumuş. Eskiye ve tarihe meraklı olduğu için Hunt, tabii ki hayran kaldı. Bizlere açtığı o zengin sofrası ve keyifli sohbeti için kendisine teşekkür ederizJ


Açılış gününden bir gece önce Hunt, ünlü mimar Antony Todd’da yemekteydi. Ama ben orada bulunmadığım için size geceyi aktaramıyorum. Gelelim açılış gününe: Açılışımız çok güzel oldu. Galerinin duvarlarını sergi için rengarenk yapmıştık. Resimler de renkli zaten. E, bir de Hunt’ın her renkten çizgili ceketi de eklenince tam bir bahar sergisi oldu. Herkesin gözü gönlü açıldı. Galeriyi gezen sanatseverlerden olumlu puan aldık. Başarılı bir gece geçirdikten sonra Hunt’ı ertesi sabah ülkesine uğurladık.


Bu arada bu muhteşem sergiyi 27 Nisan’a kadar Mabeyn Gallery’de gezebilirsiniz. Ben, New Yorklu bu kadar ünlü bir ressam ayağınıza kadar gelmişken kaçırmamanızı tavsiye ederim!

1 Şubat 2012 Çarşamba

Şubatta İstanbul'da Ne Yapılır?

Şubat ayına girmiş bulunuyoruz. Kışın tam ortasındayız. Bu sene soğuk ve kar da oldukça etkili. Ama yine de şubatı seviyorum. İnsanın içini ısıtan bir yanı da yok değil hani. Belki doğduğum ay olduğu için torpil geçiyorumdurJ Kim bilir? Bakalım şubatta İstanbul’da ne gibi kültür-sanat aktiviteleri mevcut:


  • !f İstanbul Uluslar arası Bağımsız Filmler Festivali, bu sene de 16 Şubat’ta başlıyor. Festival kapsamında, aralarında George Clooney’nin başrolünü oynadığı ‘The Descendants’ ve bir kanser hastasının komediyle karışık dramını anlatan ‘50/50’ gibi hit filmlerin yanı sıra kült filmler, kısa filmler, fantastik filmler ve bağımsız sinemadan örnekler izleyiciyle buluşuyor. Bağımsız sinemanın Paris merkezli organizasyonu L’ACID ise 20. Yılını kutlarken ‘!f Istanbul’a 5 filmlik bir seçkiyle katkıda bulunuyor. Bunlar arasında Jacques Nolot’nun meşhur filmi ‘Avant que J’Oublie’ de yer alıyor. Ayrıca son günlerde çok konuşulan ve Ahmet Yıldız cinayetini konu alan ‘Zenne’ adlı filmin de özel bir gösterimi yapılacak. Festivalde her zamanki gibi ilginç konuklar ve atölye çalışmları da yer alacak. Festival biletleri 3 Şubat’ta indirimli olarak Mybilet’ten satışa çıkıyor. Kaçırmak istemediğiniz filmlerin biletlerini önceden almanızı tavsiye ederim. Daha fazla bilgi için: www.ifistanbul.com/tr/

  • Abdi İbrahim’ ilaç firması bu sene 100. kuruluş yıldönümünü kutlarken bilim ve sanatı bir araya getiriyor. Van Gogh Alive Dijital Sanat Sergisi’ni sanatseverlerle buluşturmak üzere İstanbul’a getiriyor. Sergide, geleneksel sergileme tekniklerinin aksine yüksek çözünürlüklü projektörler sayesinde Van Gogh’un son dönem eserlerinin duvara, zemine ve hatta tavana yansıtılmış hallerini görebileceksiniz. Bu sergi, izleyiciye ışık, ses ve renklerin karmasının olduğu bir şölen vaat ediyor. Farklı bir deneyim yaşamak için mutlaka gezin. Sergi, Karaköy’de bulunan Anterepo 3’te 10 Şubat’ta açılıyor.

  • Şubat ayında Borusan Müzik Evi programında yine bazı isimler dikkat çekiyor: Ünlü piyanist Burçin Büke’nin son albümü ‘Gözbebeğim’deki eserlere yer vereceği konseri 11 Şubat’ta. 24 Şubat’ta Kerem Görsev ve Allan Harris, ‘American Songbook Project’ ile dinleyiciyle buluşuyor. Torun Eriksen ve İlhan Erşahin konserini ise 25 Şubat’ta yine Borusan Müzik Evi’nde izleyebilirsiniz.

  • Arter’de 10 Şubat’ta Melih Fereli’nin küratörlüğünü yaptığı Erdem Helvacıoğlu’na ait ‘Siyaha Özgürlük’ adlı sergi açılıyor.

  • Genç sanatçı Sümer Sayın’ın ilk kişisel sergisi ‘Bir An İçin/For A Moment’,  artON’da açıldı. Eserlerinde kinetik enstalasyon, çizim ve animasyon gibi teknikler kullanan sanatçının eserleri 29 Şubat’a kadar artON’da görülebilir.

  • 16 Şubat’ta İstanbul Modern’de iki yeni sergi birden açılıyor. ‘La La La İnsan Adımları’ adlı sergi Boijmans van Beuningen Müzesi Koleksiyonu’ndan bir seçki sunuyor. Sergi, farklı dönem ve coğrafyalardan gelen 28 sanatçının yapıtlarını 3 ana temada ele alıyor: tarihsel karşılaşmalar, kişisel karşılaşmalar, toplumsal karşılaşmalar. ‘Dünden Sonra’ adlı fotoğraf sergisi ise İstanbul Modern’in kendi fotoğraf koleksiyonundan bir seçki sunuyor. Serginin küratörlüğünü Fotoğraf Galerisi’nin yöneticiliğini yapan Engin Özendes üstleniyor.

  • Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası’nın şubat ayı programı da yine oldukça hareketli. Ünlü mitolojik eserlerden ‘Midas’ın Kulakları’ adlı opera 18 Şubat’ta prömiyerini yapacak. Hikayeyi bilemeyenlere kısa bir özet geçeyim. Güneş Tanrısı Apollon ile Doğa Tanrısı Pan aralarındaki yarışta Frigya kralı Midas’ı hakem olarak seçerler. Yarışta Apollon lir, Pan ise flüt çalacaktır. Midas yarışmanın sonunda Pan’ı galip ilan edince Apollon sinirlenir ve Midas’ın kulaklarını ‘eşek kulakları’na çevirir(Çocukken bu hikaye beni bayağı bir ürkütürdü.) Opera sevenlere bu eseri izlemelerini tavsiye ederim. Bu arada 14 Şubat’ta da yine Süreyya Operası’nda bir ‘Sevgililer Günü Konseri’ düzenlenecek. Konserde ünlü müzik virtüözü Burçin Büke sahne alacak ve ölümsüz 3 besteci Chopin, Liszt ve Gershwin’i bir araya getirecek. Meraklısına duyurulur!

  • Şubat ayı boyunca Pera Müzesi’nde Konstantiniyye’den İstanbul’a adlı 19. Yüzyıl ortalarından 20. Yüzyıla Boğaziçi’nin Anadolu yakası fotoğraflarını konu alan sergiyi izleyebilirsiniz. Fotoğraflar, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Fotoğraf Koleksiyonu’ndan ve bazı özel koleksiyonlardan derlenmiş. Sergi, şehrin geçmişteki çehresini gözler önüne sererken izleyiciyi Anadolu yakası kıyılarında keyifli bir yolculuğa çıkarıyor.

  • Mabeyn Gallery’de 7 Şubat’ta Alper Bıçaklıoğlu’nun ‘Yasal Sokak’ adlı sergisi açılıyor. Yine 7 Şubat’ta EkavArt Gallery’de, Metin Ünsal’ın ‘İmgeler Atlası’ adlı sergisi sanatseverlerle buluşuyor.

  • Salt Beyoğlu ve Galata’da ‘İstanbul Eindhoven: SaltVanAbbe: 89’dan Sonra’ adlı sergi izlenebilir. Bu sergi, ağırlıklı olarak Salt Beyoğlu’nda yer almakta. Bu sergi Hollanda’nın Eindhoven kentinde yer alan ve önemli bir modern ve çağdaş sanat koleksiyonuna sahip olan Van Abbemuseum işbirliğiyle gerçekleşiyor. Bu arada, bu sene bu kadar Hollanda bağlantılı sergi olmasının sebebi Türkiye ve Hollanda arasındaki diplomatik ilişkilerin 400. Yılı olması. Salt’ta açılan bu sergi aslında bir serinin başlangıcı. 2012 yılı boyunca bunu takip eden Van Abbemuseum ortaklı sergiler ve etkinlikler olacak.

  • Genel sanat yönetmenliğini Mustafa Erdoğan’ın yaptığı başarılı dans topluluğu Anadolu Ateşi, bir Anadolu efsanesine daha can veriyor. Troya, 17 Şubat’ta Ülker Sports Arena’da sahneye konulacak. Biletlerinizi şimdiden alın.

  • Ve son olarak İş Sanat Kültür Merkezi, tüm dünyada önemli bir hayran kitlesine sahip İspanyol şarkıcı Monica Molina’yı ağırlıyor. 28 Şubat’taki konserinde sevenleriyle buluşacak olan sanatçı sıcacık sesi ve şarkılarıyla içinizi ısıtacak. Benim gibi Monica Molina hayranıysanız bu fırsatı kaçırmayın!

7 Ekim 2011 Cuma

Şükran Moral


Geçen cuma bir arkadaşımın doğumgünü için Şişhane’deki Good Mood’daydım. İçerisi epey kalabalıktı. Ben bir yandan sıkış tıkış mekanda nefes alıp hayatta kalmaya çalışırken bir yandan arkamdan çantama gelen darbeler yüzünden sarsılıp duruyordum. Belli ki biri arkamda çılgınlar gibi dans ediyordu. Bir de dönüp baktım ki kim olsa beğenirsiniz? Şükran Moral. Yine geçirmiş dantel eldivenlerini eline, kimseye aldırış etmeden eğleniyor. Roma anılarım canlandı…
Şükran Moral’le ilk tanışmamız Roma’da, benim oturduğum sokak olan Via Alessandria’da oluyor. Yağmurlu bir günde ev arkadaşım ve ben favori öğle yemeği mekanımız La Maremma’dan çıkmış yürüyoruz ki Sinem restoranda şemsiyesini unuttuğunu hatırlıyor. Tabii aramızda Türkçe bir dialog geçiyor ve o sırada sokaktan geçen biri arkasını dönüp bize ‘Türk müsünüz?’ diye soruyor. Ayaküstü sohbete başlıyoruz. Kültür-sanat yönetimi master’ı yaptığımızı ve o sokakta oturduğumuzu söylüyoruz. Hanımefendi oldukça cana yakın bir tavırla kendisinin uzun süredir Roma’da yaşadığını, sanatçı olduğunu ve bir arkadaşıyla buluşmak üzere orada bulunduğunu anlatıyor. Tabii sanatçı olduğunu duyunca oldukça ilgileniyoruz.
-Ressam mısınız?
-Hayır.
-Sanatın hangi dalında çalışmalarınız var peki?
-Hımmm. Anlatması biraz zor. Değişik.
-….!?
-Kızlar bir gün bana gelin size çay ikram edeyim.

Bu şekilde ayrılıyoruz. Ertesi gün müdürümüz Monica’ya, Şükran adlı bir sanatçıyla tanıştığımızı söylüyoruz. Hemen kim olduğunu anlıyor tabii. ‘Aa, o ünlü performans sanatçısı Şükran Moral. Çok etkili işleri vardır’ diyor ve sanatçı atölyelerini gezerken kendisine de bir ziyarette bulunabileceğimizi söylüyor. Ertesi haftalarda bu buluşma gerçekleşiyor.

Şükran Moral, Roma’nın itiraf etmeliyim ki en sevmediğim semti San Lorenzo’da oturuyor. San Lorenzo, Roma’daki caminin bulunduğu, çoğunlukla Müslüman göçmenlerin oturduğu, cuma günleri  sokaklarında namaz kılınan, gece görseniz korkacağınız kadar siyah tenli tiplerin dolaştığı bir yer. Ya da Roma’daki ilk ev diye gezdiğim ama ev olmak dışında her şeye benzeyen yerlerin olduğu semt diye benim önyargılı yaklaşımım da olabilir tabii. Mesela müthiş bir kilisesi de vardır. Hakkını yemeyeyim. Bunun dışında birçok sanat galerisi ve sanatçı atölyeleri de bu semtte bulunuyor.

Şükran Moral mütevazi bir evde yaşıyor. Zengin bir sanatçı değil. Çünkü olaya ticari bakmıyor. Yaptığı işler zaten oldukça alternatif ve cesur. Evinin duvarlarında yaptığı işlerin birer kopyaları duruyor. Bir de aynasının üstünde anne ve babasının vesikalık fotoğrafları. Samsun’lu bir aileden geliyor Moral. 3 erkek ve 1 de kız kardeşle büyümüş. İlkokuldan sonra babası okumasına izin vermemiş. Ama o direnmiş ve gizlice ortaokula devam etmiş. Ankara Üniversitesi Güzel Sanatlar’dan sonra Accademia Belle Art di Roma’dan resim bölümü mezunu.


Bizi içeri buyur ediyor. Sonra anlatmaya başlıyor.  Erkekler hamamına nasıl çıplak bir kadın olarak girdiğini, kendini Yüksek Kaldırım’da güpegündüz nasıl satışa çıkardığını, İtalyanların onu oturma izni bitti diye sınır dışı etmek isterken Katolik mezhebinin merkezi Vatikan’da nasıl çıplak bir kadın olarak Hz.İsa yerine geçip çarmıha gerilmiş fotoğraf verdiğini anlatıyor. Ağzımız açık dinliyoruz. Bu kadının derdi ne? Çatlak mı?

Hayır. Sadece bizim vermeye cesaret edemeyeceğimiz tepkiler verebiliyor. Korkusuz bir kadın o. Diyor ki: ‘Ben namusun erkeğin egemenliğinde olduğu, kızlık zarının çok kıymetli olduğu, kadının mal gibi görüldüğü bir yerden geliyorum ve buna olan tepkimi dile getiriyorum’. Biz susuyoruz, o bağırıyor. Biz düzene ayak uyduruyoruz, o baş kaldırıyor. Şükran Moral’i farklılaştıran, onu gerçek bir sanatçı yapan da bu.


Ben çağdaş sanat tarihinde ilk kez Hz. İsa pozuna bürünmeye cesaret eden kadın sanatçıyım diyor bize. Biraz megaloman mı? Her sanatçının ihtiyaç duyduğu gibi o da kendini övmekten hoşlanıyor elbette. Yoksa tüm bu çabanın bir anlamı kalmaz değil mi? Hz.İsa pozu bugün Ömer Koç Koleksiyonu’nunda bulunuyor. Benim en çok etkileyen ve en sevdiğim işlerinden biri açıkçası.


İstanbul’a döndükten sonra onu takip etmeye devam ediyorum. Yapı Kredi Kazım Taşkent Galerisi’nde bir performans sergiliyor. Kara çarşaflara bürünmüş. Elinde bir kırbaç, önünde bezden bir bebek var. Önce ona da çarşaf giydiriyor, sonra kızlık zarını bozuyor. Bebekten kanlar fışkırıyor. Daha sonra arka plandaki perde kalkıyor ve duvarda yaşlı bir adam görseli beliriyor. Zavallı kızcağız o adama everiliyor. Tam bir Ünzile sendromu anlatılıyor. Show’u tüm Koç ailesi ön sıradan izliyor. Bu performansla olumlu olumsuz çok tepki alıyor Şükran Moral.


2010 Contemporary İstanbul Fuarı’nda Casa dell’Arte sanatçısı olarak tekrar karşımıza çıkıyor. Sergilediği iş yine şok etkisi yaratıyor. Mardin’in Yukarı Aydınlı köyünde 3 erkekle aynı anda evleniyor. Videoda ve fotoğraflarda herkes mutlu. 1 gelin ve 3 damat. Çoğu izleyici  ‘Bu ne yaaa?’ deyip geçiyor. Peki bu kadın neyi eleştiriyor? Çok açık aslında, ülkemizde adına töre dediğimiz ama insanlık dışı olan kumalık sistemini.


Bundan sonra öyle bir iş yapıyor ki tüm olanlar basına yansıyor: Amemus. Şükran Moral Casa dell’Arte’de tüm izleyicilerin önünde dakikalarca süren bir lezbiyen performansı sergiliyor. Bir kadınla yatakta açık ve net sevişiyor. 20. dakikadan sonra midesi kaldırmayan ve performansa  bir anlam veremeyen herkes kaçıyor. Şükran Moral, ‘Çıplak kalan biz değil, seyirciydi’ diyor. Bu olay çok tartışılıyor. Öyle ki Moral ölüm tehditleri aldığı için apar topar Roma’ya kaçıyor.


Şu an ise İstanbul Modern’de kadın sanatçılardan oluşan karma sergi ‘Hayal ve Hakikat’te 1997’de yarattığı 5. İstanbul Bienal’inde de sergilenmiş Bordello (Genelev) adlı eseriyle yer alıyor.  Aslında eski bir eser olmasına rağmen küratör Levent Çalıkoğlu sergi için özellikle bu eseri seçiyor. ‘Hayal ve Hakikat’ sergisini 22 Ocak 2012’ye kadar izleyebilirsiniz.

Özetle Şükran Moral olmak yürek ister. Böyle cesur, böyle söylemi net kadın sanatçılarımız olması gurur verici. O zaman yüreğine sağlık Şükran Moral diyorum!

2 Ekim 2011 Pazar

Ekimde İstanbul'da Ne Yapılır?

Havalar artık serinledi. İstanbul trafiği de tahammül seviyenizi zorluyor, biliyorum. Tatil bitti. Herkes şehre döndü. Ama bundan da memnun değilsiniz çünkü hep aynı yerlere gidiyorsunuz ve hep aynı insanları görüyorsunuz. Anlamsız gelmeye başladı her şey. Gittiğiniz yerde eğlenmek bir yana bunalmaya başladınız. Değişin! Farklı şeyler yapın. Kültür-sanata vakit ayırın. İşte size yapabileceğiniz alternatif programlar:

  • Oscar ödüllü Kevin Spacey’nin rol aldığı 6-9 Ekim tarihleri arasında Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nda sahnelenecek ‘III. Richard’ oyununu görün.  Tabii eğer biletinizi çok önceden aldıysanız!
  • 21-22 Ekim tarihlerinde Lütfi Kırdar Sergi Sarayı’nda gerçekleşecek 22. Efes Pilsen Blues Festival’ine katılın.


  • 7 Ekim’de The Seed’de gerçekleşecek Eric Le Sage konserine gidin. Ben daha evvel Hüseyin Sermet-Eric Le Sage ikilisini izlemiştim. Tek kelimeyle muhteşemdiler!
  • Cem Yılmaz’ın CM101MMXI adlı yeni show’unu TIM Maslak Show Center’da izleyin ve bol bol kahkaha atın.

  • 13 Ekim-3 Kasım tarihleri arasında 21. Akbank Caz Festivali’ne katılın. Festival kapsamında Lütfi Kırdar’da 22 Ekim Cumartesi gerçekleşecek Zaz konserini kaçırmayın!


  • Eğer ticari film izlemekten sıkıldıysanız 8-15 Ekim tarihleri arasında IKSV’nin organize ettiği Filmekimi için gelen filmleri Atlas, Beyoğlu, Cinebonus G-mall, Nişantaşı Citylife City’s sinemalarında izleyebilirsiniz. Benim favorilerim Lars Von Trier’in Melancholia’sı, Nanni Moretti’nin Habemus Papam’ı ve Sean Penn’in oynadığı Paolo Sorrentino’nun yönettiği This Must Be The Place filmleri.
  • 16 Eylül’de başlayan 22 Ocak’a kadar sürecek küratörlüğünü Levent Çalıkoğlu, Fatmagül Berktay, Burcu Pelvanoğlu ve Zeynep İnankur’un yaptığı kadın sanatçıların eserlerinden bir seçki olan ‘Hayal ve Hakikat’ sergisini İstanbul Modern’de gezin.


  • Hala gitmediyseniz 13 Kasım’a kadar sürecek ‘İsimsiz’ başlıklı 12.İstanbul Bienali’ne gidin.
  • Beyoğlu’nda bir yürüyüşe çıkın ve sırayla Alanİstanbul’da ‘Pop Art Extended’ sergisini, Arter’de Kutluğ Ataman’ın ‘Mezapotamya Dramatürjileri’ sergisini,  Salt’ta ‘İstanbullaşmak’ sergisini, Akbank Sanat’ta Bruno Serralongue’un ‘Zaman Kapsülü’ sergisini gezin. Salt’ın cafe’sinde bir mola vermeyi unutmayın.

  • santralistanbul’da 4 Ekim’de çok ilginç bir sergi açılıyor. İsmi şöyle: ‘İklim Değişikliği: Hayata Tehdit ve Yeni Enerji Geleceği’. 2008’de Amerikan Doğal Tarih Müzesi aynı sergiyi New York’ta açmış ve sergi inanılmaz ilgi görmüş. Bence ilginç olabilir. Oraya kadar gitmişken Tamirane’de de bir öğle yemeği yiyin bari. Afiyet olsun!