Filmekimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Filmekimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ekim 2011 Çarşamba

Melancholia


Melancholia, Danimarkalı yönetmen Lars von Trier’in yeni filmi. Bu film, Cannes Film Festivali’ndeki gösteriminden sonra sanat eleştirmenleri tarafından bir ‘başyapıt’ olarak adlandırıldı ve Kristen Dunst’a ‘En İyi Kadın Oyuncu’ ödülünü kazandırdı.
Lars von Trier’i, Bjork ve Catherine Deneuve’lü ‘Dancer in the Dark’, Nicole Kidman’lı ‘Dogville’ ve Willem Dafoe’li ‘Antichrist’ filmlerinin yönetmeni olarak tanıyoruz. Melancholia, Filmekimi’nde gösterimi olan filmler arasında en merak ettiğim filmdi çünkü yönetmenden yine kültleşmeye aday bir film bekliyordum. Örneğin Dogville, sahne sahne aklıma kazınmış filmlerdendir. Acaba Melancholia da öyle olabilecek miydi?


Film, iki kız kardeşi konu alıyor. Kardeşlerden Justine’i  Kristen Dunst, Claire’i Charlotte Gainsbourg oynuyor. Gainsbourg, en az Dunst kadar başarılı bir oyunculuk sergiliyor. Filmin sonuna doğru yaşanan panik ve çaresizlik havasını seyirciye mükemmel bir şekilde yansıtıyor. Filmde Justine’in eniştesini  ‘24’ dizisinden tanıdığımız Kiefer Sutherland, annesini Charlotte Rampling, babasını da John Hurt oynuyor. Oyuncu kadrosu anlayacağınız üzere kuvvetli.
Öncelikle söylemeliyim ki bu film öyle herkese göre değil. Oldukça ağır tempoda ilerliyor ve 2 saat 10’ sürüyor. Sembolik anlatımlardan ve alt metinleri irdelemekten hoşlanmıyorsanız size çok bir şey ifade etmeyecektir. Hatta çok sıkılabilirsiniz. O yüzden gerçekten merak ediyorsanız bu filmi izleyin.


Filmin ilk 10 dakikasında slow motion sürreel görüntüler eşliğinde dünyanın sonu senaryosunu izliyoruz.  Görüntülere Wagner’in ‘Tristan and Isolde’ operası eşlik ediyor. Claire’in kucağında küçük oğluyla golf sahasında bata çıka kaçışı, Justine’in gelinliğiyle ayağına dolanmış sarmaşıklarla ilerleme mücadelesi, Dünya’ya yaklaşan Melancholia gezegeninin görüntüsü, Justine’in atı Abraham’ın olduğu yere yığılışı ve büyük çarpışma hafızalara kazınıyor.


Sonra filmin ilk bölümü ‘Part I: Justine’ başlıyor. Herkes Justine ve müstakbel eşi Michael’in düğün yemeği onuruna toplanmış onları bekliyor. Kendi düğün yemeklerine 2 saat geç kalıyorlar. Kendine odaklı yaşayan çapkın bir baba, baba yüzünden evlilikten nefret etmiş bir anne ve bencil ve çıkarcı patron figürleri eşliğinde gergin bir düğün yemeği yeniyor. Gelin sürekli kaçıp bir yerlere sığınıyor. Lars von Trier, Dunst’ın başarıyla oynadığı Justine karakterini golf sahasında gelinliğini sıyırarak işetiyor ve tanımadığı biriyle seviştiriyor. Bu sahneler oldukça iddialı. Gelin en mutlu gecesinde o kadar mutsuz ki. Sahi neden o kadar mutsuz? Gelinin bu depresyonuna ilk başta bir anlam veremiyorsunuz.


Ardından filmin ikinci bölümü başlıyor: ‘ Part II: Claire’. Burada filmin tüm sırları çözülüyor. Herkesin bu mutsuzluğu ve depresyonu aslında Melancholia adlı gezegenin Dünya’ya çarpacağı korkusundan kaynaklanıyor. Bilim adamlarının bazıları gezegenin teğet geçeceğini ön görürken çoğu büyük bir çarpışmanın olacağını ve dünyanın sonunun geleceğini öne sürüyor. Lars von Trier kendi filmini ‘dünyanın sonu hakkında güzel bir film’ diye tanımlıyor zaten. Bu bölümde Gainsbourg’un oyunculuğu ön plana çıkıyor. O kadar endişeli ve panik halinde ki ne yapacağını bilemiyor. Kocası iyimser bir şekilde Melancholia’nın sadece güzel bir manzara oluşturacağını ve gelip geçeceğini savunuyor. Gerçi sonra işin aslının öyle olmadığını anlıyor ve bu gerçeği kaldıramayıp hayatına son veriyor. Justine ve Claire’in konuşmaları sırasında geçen şu cümleler akılda kalıyor: ‘Dünya çok kötü. Arkasından yas tutmaya değmez. Kimse onu özlemeyecek.’ Melancholia hızla yaklaşıyor. Önce Dünya üzerindeki tüm enerjiyi çekiyor. Sonra da kaçınılmaz son geliyor.


Filmden size şu kalıyor: Hayat, sadece Dünya üzerinde var ve çok kısa. Kıymetini bilin ve hayatınızı güzel yaşayın. Çünkü ne zaman sona ereceğini bilemezsiniz.
Filmekimi’nde kaçırdıysanız filmin ülkemizde vizyona girme tarihi 13 Ocak 2012. Dediğim gibi eğer gerçekten merak ediyorsanız bu filmi izleyin çünkü beğenip beğenmemeniz tamamen kişisel algınızla alakalı. Ama her şekilde sinematografik anlamda etkileyici görüntülerle ve aklınızda kalacak sahnelerle karşılaşacağınızı garanti ederim. İyi seyirler!

2 Ekim 2011 Pazar

Ekimde İstanbul'da Ne Yapılır?

Havalar artık serinledi. İstanbul trafiği de tahammül seviyenizi zorluyor, biliyorum. Tatil bitti. Herkes şehre döndü. Ama bundan da memnun değilsiniz çünkü hep aynı yerlere gidiyorsunuz ve hep aynı insanları görüyorsunuz. Anlamsız gelmeye başladı her şey. Gittiğiniz yerde eğlenmek bir yana bunalmaya başladınız. Değişin! Farklı şeyler yapın. Kültür-sanata vakit ayırın. İşte size yapabileceğiniz alternatif programlar:

  • Oscar ödüllü Kevin Spacey’nin rol aldığı 6-9 Ekim tarihleri arasında Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nda sahnelenecek ‘III. Richard’ oyununu görün.  Tabii eğer biletinizi çok önceden aldıysanız!
  • 21-22 Ekim tarihlerinde Lütfi Kırdar Sergi Sarayı’nda gerçekleşecek 22. Efes Pilsen Blues Festival’ine katılın.


  • 7 Ekim’de The Seed’de gerçekleşecek Eric Le Sage konserine gidin. Ben daha evvel Hüseyin Sermet-Eric Le Sage ikilisini izlemiştim. Tek kelimeyle muhteşemdiler!
  • Cem Yılmaz’ın CM101MMXI adlı yeni show’unu TIM Maslak Show Center’da izleyin ve bol bol kahkaha atın.

  • 13 Ekim-3 Kasım tarihleri arasında 21. Akbank Caz Festivali’ne katılın. Festival kapsamında Lütfi Kırdar’da 22 Ekim Cumartesi gerçekleşecek Zaz konserini kaçırmayın!


  • Eğer ticari film izlemekten sıkıldıysanız 8-15 Ekim tarihleri arasında IKSV’nin organize ettiği Filmekimi için gelen filmleri Atlas, Beyoğlu, Cinebonus G-mall, Nişantaşı Citylife City’s sinemalarında izleyebilirsiniz. Benim favorilerim Lars Von Trier’in Melancholia’sı, Nanni Moretti’nin Habemus Papam’ı ve Sean Penn’in oynadığı Paolo Sorrentino’nun yönettiği This Must Be The Place filmleri.
  • 16 Eylül’de başlayan 22 Ocak’a kadar sürecek küratörlüğünü Levent Çalıkoğlu, Fatmagül Berktay, Burcu Pelvanoğlu ve Zeynep İnankur’un yaptığı kadın sanatçıların eserlerinden bir seçki olan ‘Hayal ve Hakikat’ sergisini İstanbul Modern’de gezin.


  • Hala gitmediyseniz 13 Kasım’a kadar sürecek ‘İsimsiz’ başlıklı 12.İstanbul Bienali’ne gidin.
  • Beyoğlu’nda bir yürüyüşe çıkın ve sırayla Alanİstanbul’da ‘Pop Art Extended’ sergisini, Arter’de Kutluğ Ataman’ın ‘Mezapotamya Dramatürjileri’ sergisini,  Salt’ta ‘İstanbullaşmak’ sergisini, Akbank Sanat’ta Bruno Serralongue’un ‘Zaman Kapsülü’ sergisini gezin. Salt’ın cafe’sinde bir mola vermeyi unutmayın.

  • santralistanbul’da 4 Ekim’de çok ilginç bir sergi açılıyor. İsmi şöyle: ‘İklim Değişikliği: Hayata Tehdit ve Yeni Enerji Geleceği’. 2008’de Amerikan Doğal Tarih Müzesi aynı sergiyi New York’ta açmış ve sergi inanılmaz ilgi görmüş. Bence ilginç olabilir. Oraya kadar gitmişken Tamirane’de de bir öğle yemeği yiyin bari. Afiyet olsun!